7 Mayıs 2011 Cumartesi

Kadın sesinden tahrik olabilenin slogandan da içi gıcıklanır elbet...

Ahan da bu habere göre bazısının içi gıcıklanıyor bu sloganı atarken (Yaşasın devrim!). Oysa o slogan, senin gibiler avuçlarını oğuştururken doğmadı. O slogan, senin gibilerin ayakları altında ezilirken ya sosyalizm ya barbarlık diyerek ayağa kalkan insanların eseridir. O slogan, yumurtayı yiyenin değil, ellerine sağlık suratınıza fırlatanındır. O slogandan heyecan duyacak olanlar o heyecanı bir duymaya başladı mı da sizin avuçlarınız terler, yüzünüz kızarır, tabanlarınızda yağlanma hissi başgösterir ve sonra oturup Devrimden Sonra'yı izliyormuşuz gibi... Olur olur sen hiç merak etme...

İzle-izlet-izlemeyeni uyar (uygun bir dille)

Gutaftırnun sevgili ahali,
Bugünlerde başlayan bir dizinin sloganı böyle diyor. Gutaftırnun demiyor, izle izlet diyor. Lakin sizi bu sloganla dürtüklememin nedeni devrimden sonra. Yani önce devircem sonra söylicem nedenini. Hadi ordan! Yakında internetimize çüş denecek ya, alabildiğine sınırsız yazın gitsin anasını satayım...

Ne diyordum? Devrimden Sonra. 6 Mayıs itibariyle girdi vizyona. İzle, izlet, izlemeyeni uyar, uygun bir dille... Yoksa ben bi çakıcam... Hadi bakiim uzayın...

19 Nisan 2011 Salı

Birgünsağlıkçılargrevegiderken...

Bugün ve az önce, ve yarın bütün gün... Tüm Türkiye'de tüm sağlıkçılarımız; doktorlarımız hemşirelerimiz uzmanlarımız ve hastanede çalışan tüm personel için;

BU BLOGDA DA GREV VAR BACIM!

18 Nisan 2011 Pazartesi

Sezeryan yerine nihat doğan bebelerin akustik sorunsalı üzerine...

Pek hoşdeğer basın gitsin mensuplarına basmasanız da olur açıklamasıdır; Bu hafta neler oldu ve siz yazmadınız? Yazdınııız yazdınız. Sizi gidi siziler siziiii... Önce Nihat'a ağladık hep beraber. Ne demişti? "Ben ülkemin bir türlü bitirilemeyen metro inşaatlarını özledim. Beeeğn ülkemde her gün dayaktan ölen kadınları, işten atılmamak için tuvaletini tutmak zorunda kalıp böbrek hastası olan işçileri, sonra çişe bile gidecekleri işleri olmayan Tekel kardeşlerimi, ayrıcağğ ben bir Demet Akalın şarkısında Nişantaşı turlayan straz taşlı çantaşı kızlarımızı, bir Hülya Avşar sorunsalını ve Pepsi reklamındaki tavırlarını-kulun olam apla, veliaht poleniğimi (kralımızı vurmuşlar çok geçmiş olsun da diyerek de şöyle ki bir nihat doğan kolay yetişmiyi ben de Nişantaşı çocuuuyum beni de sevin), özledim sesiniiiee kokusunu özledimmm" dememiş miydi? Dememişti elbet. Nihat bile bu kadar saçmalayamaz diyen sesinize kurban olayım! Doğan görünümlü şahin nihat'ın akrep sokmasından mütevellit olduğuna kanaat getirdiğiniz insanüstü melekelerinin, bir zamanlar başbuyuran tarafından buyurularaktan Beşiktaş ilçe örgütü listelerinden salınan gazla bu denli gelişkinleştiğini bilmem hatırlatmama gerek var mı? Var mı? O zaman ben hatırlatmakla kalmaz, izninizle, bin sıfırcı hafize gücünde ensenizde et lokması olarak patlar, sizi "uyanan Türkiye" Mesudabiye ışınlamak suretiyle gerçekliğin tam ortasına zerkederim. Yaparım bunu. Öyle ki bir pazar sabahı Ertuğrul Günay protestosuna uyanan İzmir eşrafı gibi mahmur mahmur esneyesinizgelir de çeneniz kitlenir. Sizi Türk hekimlerine emanet ediveririm. Eyvahlar olsun! Siz zavallılar oysa ki ve malesef ve çok namüsait bir mahiyette kendilerinin performans listesinde iki artı iki eşittir beş'e denk gelen bir puana sahipsiniz. Öyle buyurdu berduşt! N'apsın benim hekim kardeşlerim? N'apsın nihatım doğanım? Sokmuş akrep bas bas ve tiz sesiyle "soktun bacaaaamıııı (gırdın galpimiiieee ile aynı perdeden)" diye bağırmakta. Nihat dururken hekimi kim düşünür? Sahi hekim dedim de... Bugün bir hekim kaç para sen biliyon mu kardeş basıncı? Bilmiyon de mi? Bir hekim kaça yetişiyi? Misal yılda 10bin dolarınan şöyle kallavi üj-bej milyar (eski paraynan) harcamadan hekim olunmeyi. Olunan hekime de kadro bulunmeyi. Bulunan hekime de daya performansı... Oooh dadından yinmez. Şimdi işte sırf bu nedenle, işbu yazımın ahan da bu kısmısını, geçen ay diş tedavim sırasında gördüğüm süper ilgi ve alaka nedeniyle ve herşeye rağmen bu ülkede iyi hekimlerimiz var ve iyi ki onlar var o kaa da kolay değil bu işler demiş olmak için, güzel ve gavur İzmir'in diş hastanesindeki doktorlarına armağan edesim gelir. Ayrıca hekim demişken, 19-20 Nisan günü başkaldıracak tüm sağlıkçı dostlarım kardeşlerim ve arkadaşlarımın o direnen yumruklarının, "kaldır başını indir kaşını yorgun demokrat"lara birer tokat gibi çarpmasını dilerim. Bana ayıramadığınız güzel vakitlerinizde gideyazdığınız şirket tanıtımları ve basınız lütfen toplantılarındaki poğaçaların midenize oturması dileklerim ve saygılarımla... Maskesizcin (çarpar... vallahi bak!)

2 Ekim 2010 Cumartesi

Yıllar sonra rastladım...

Çocukluk sevgilime... diye başlıyor ya şarkı. Bütün bir ümitsizlik, geçmişe özlem, boynu büküklük içinde de sona eriyor hani...
İşte öyle geçmişe doğru bir bakış atıp hatırladığı en güzel yüz hatırına "o bakış ki götürür, beni yıllarca geri, hatıramda canlandı ah, ilk aşkımın günleri..." diyenler için, günümüzde artık yalnızca kendi başına kalabildiği, "yalnızlaştırıldığı" anların kıymeti var. Gecenin bir yarısında, beni geçmişe götüren o bakışın, suret değiştirse de hala var olduğunu bilmek güzel bir his.
Evimin kapısından çıkıp da en yakın bakkala gidiş geliş süremde bile, bırakınız işe giderken katettiğim yolları, uğradığım gürültülü tacizin bana sunduğu, "Bodruma da giderkeeen", "herkesi çizdim sıra sana geldiiieee", "kendisi yazdı, kendisi bozdu, kirli ve pastı her tarafı buzdu..." üzerinden geliştirilmiş bir Serdar Ortaç doğası. İçlerinden biri bile ona ait olmasa da bütün bu saçmalıklar zincirinin başlatıcısı o değil mi? Uyaklı sözleri sıralayıp ritmik bir davul tıngırtısı eşliğinde, eski sevgiliye, terk eden sevgiliye, aldatan sevgiliye ama hep ama hep karşı tarafın suçlandığı bir ilişkideki eski sevgiliye edilen küfürler değil mi bunlar? “Yüzün gülmesin, devan olmasın, benden başkasını seversen” eğer diyen intizar şarkılarının yerine, seni şununla aldattım, ardından göbek attım dans ettim, sen beş para etmezsin ben dünya starıyım… Hep ben var hep ben… Ama en güzelini da Ajda söylemiyor mu? "Senden sonraaa tufannnn!" Doğrusu, benden sonra tufan, alayınıza Hakkı Bulut'tan gelsin "evde üç yaşında bir kardeşim var, seni ondan bile kıskanıyorum..."
Oysa, o bakış ki götürdü beni yıllarca geri. İlk buluşmamızdı, heyecandan ikimiz de saçma sapan konuşmuş, yüzümüz kızarmış, İstiklal’in eski moda yolunda birbirimize ne diyeceğimizi şaşırmıştık. O ben kızarım sanıp elimi tutamamışken, ben utanıp elimi uzatamamıştım… İkimizin de aklında, sadece o an vardı. O zamanlar gelecek kaygısı henüz bugünkü gibi ensemizde pişen bir boza haline dönüşmemişti. 90lardan bahsediyorum. Hani ‘göreceğimiz güzel günler’e ilişkin hevesler, demokrasi havarilerinin eline geçmemişken, eteğine temaşa edilsin diye bekleyen hünkarbeğendiler, komşusunun reşit olmayan kızına göz dikebilecek kadıefendiler ve beyefendiler henüz peydah olmamışken, hani herkes arkadaş, hani oyunlar sürerken…
Eskidendi çok eskiden diyen sendin değil mi ey doksanların gençliği? Yine bir hayıflanma, yine bir iç çekme ve göz çukurunun şakaktan yana bitiminde biriken tek bir gözyaşı damlası... Biraz da ileriye, ufka doğru kayan beyaz çizgiye bakın be kardeşim? Yok mu yeni ümitler, yeni sevgililer, kapısında beklenen, arasın diye beklenen, ilk randevuda beklenen, sonra peki... İşte günümüzün kangreni bu. Sonrasını düşünmekten bugünü yaşayamama sendromu. Post-relationship-syndrome…
Siz yukarıdaki manalı sözlerin arasından eskilerde hatırlanacak üzünç bir durum arayıp bulurken, ben de çok değil dört beş ay önce, Taksim'de yeni bir ‘ilk buluşmanın’ heyecanını hatırladım. Sonra başka bir sürü şey de hatırladım. İstesem, gözlerim dolar şimdi. İstesem, ben de acı acı giydirme cümlelerinden birkaçıyla avunabilirim. Ya da kurgusal dünyadan sıyrılıp güzel günler göreceğim ben diye şarkılar da mırıldanabilirim. Peki istesem ben de bir Hande Yener, Demet Akalın ya da Betül Demir olabilir miyim?
Olamam. Ben sonunu hiç düşünmeden bir aşka kapımı ardına kadar açabilirim. Bu yüzden, bizim gibiler için günümüzde artık yalnızca kendi başına kalabildiği, "yalnızlaştırıldığı" anların kıymeti var. Bu yüzden, benden sonra tufan. Bu, en hafifinden, benim size benzemeye yüz tutmuş yabancılaşmış yönümün kurtarılabilmiş parçasının dile gelimi… Gecenin bir yarısında, beni geçmişe götüren o bakışın, suret değiştirse de hala var olduğunu bilmek güzel bir his.
Belki de sırf bu yüzden “Ne çıkar bahtımızda ayrılık varsa yarın, sanma ki hikayesi şu titreyen dalların, düşen yaprakla biter, böyle bir karasevda kara toprakla biter…”