Bunu ilk yapışım değil. Aslında düşündüm de (sıkça yapıyorum bu aralar, nöronları patlayasıca beynim kızardı bu yüzden), ben buna benzer kiriş kırmaları birkaç defa yapmışım. Hem de daha bebeyken başlamışım yapmaya. Lakin her seferinde kirişi farklı yerlerinden kırdığımdan, bir bakıyorsun her sefer yeni bir sefer gibi geliyor sana. Değil işte. Bu kiriş artık sır tutmaz... O derece yani. Kiriş olmadan da duruyor yapılar. Hiç!Bir baktım, kütüphaneyi baştan ayağa indirmişim. Yerlerde sürünüyor felsefe, tarih, ruhbilim, o da ne! Yemek kitabım bile var üstüme iyilik sağlık (işte bu yüzden kirişi kırmak güzeldir. Bazen nasıl bir kadın olmadığımı bir kez daha hatırlatmam gerekiyor bu deliye!)
Çok küçüktüm hatırlamıyorum, evden bir takım eşyalar, irili ufaklı personal stuff cinsinden, gitti. Gönderildi. Bana ait değillerdi, onundular. Gitmeleri gerekiyordu ve gittiler. Acı veren, göz önünde göz veremi miydiler yoksa geçmiş travmalarımızın sona kalan delilleri mi emin değilim, dedim ya küçüktüm hatırlamıyorum. Neden sonra hatırlarım belki diye nöronları patlayasıca beynimin kıvrıkları arasına sakladım. Arada çıkarıp seviyorum onları, ciciiiş!
Derken lise yıllarının bir türlü herkes kadar sıradan geçirilemeyen gençlik bunalımına girdiğim bir andı, ne kadar hatıratım, günlüğüm, kağıdım, papirüsüm varsa hepsini okulun kazanında yaktım. Kiminde sivilce çıkar, ben soğukkanlı bir biçimde kucağımda koca bir poşet, gittim görevliye, aç dedim kazan dairesini. O kadar ki kazandan sorumlu devletimin bakanı genç hademe arkadaş siyah gözlerini iri açarak ve dolu dolu, sanki yaktığım kendi iç dünyasıymışcasına (bayılırım bu tür edebiyata) burun çekiştirerek "neden yakıyon ki" dedi. Hiç! İnsan geçmişini yakar mı? Ben yaktım. Böyle öğrenmişim çünkü. Demek ki bir şey sana acı veriyorsa sepetleyeceksindi gitsin. Onlar gönderdi, ben yaktım...
Derken büyüdüm. Siz ne kadar büyüdünüz o tarihlerde bilemem, ben çok büyüdüm. Bazı kızlar erken serpilir ya işte benimkisi ruhendi. Bedenim kısılıp kalırken içim büyüdü büyüdü, patladım. Fazla geldim bedenime. Delice şeyler yaptım. Bazılarını hatırlamak bile istemem. Bazılarını her sabah kendime hatırlatmak zorunda olduğum anlar var.
Mesela siz, geçmiş yıllarınızdan eşyalara sahip misiniz? Ben değilim. Varsa ufak tefek, memleketteki evdedir. Annemin ısrarıyla kalmışlardır. Ya da belki benim bir kriz anımdır, "kalacak bu! Yakarım bu gezegeni!" demişimdir de öyle kalmıştır. Çok değil birkaç ay sonra giderim, bir kiriş de orada kırarım, hiç! Şu an yaşadığım evde de bilmem kaç yıldır benle dolanıp duran eşya bok püsür sadece ailem istediğinden, ben kırılganlığı sevmediğimden. Yoksa...
Kişisel eşya saklamayı sevmem. Biriyle paylaşmayı sevmem. Herhangi birinize eski zamandan bir eşya, anı veya kağıt parçası vb göstermişsem bilin ki onların henüz sırası gelmemiştir, bilin ki onlar hatıralarım değil travmalarımdır. Uzun uzun kendimi anlatacağıma iki eşya gösterip anlamanızı beklerim. Beynimdeki patlayasıca nöronlar için onların son kaçış tarihi henüz gelmemiştir demek istedim. Bazı şeyleri silmek çok zor oluyor sonra. Ama fotoğraf saklarım. Acıların kanıtı olmayan fotoğraf demek istedim. Sorunlu olanların sonu çoktan gelmiştir. Bana bakınca beni, o tarihte geçirdiğim travmatik durumları hatırlatmayan tüm fotoğrafları saklarım. Çünkü biliyorum, bütün delilleri yok etsek de beynimizden kendimizi silemiyoruz. Görüntüleri silerek sadece sizden saklıyoruz. İşte bütün kütüphaneyi indirmişken bir tane fotoğraf kitapların arasından sıyrılıp düştü.
Ben bunu nasıl unutmuşum!
Fotoğrafa baktığım ana kadar sadece 100 civarında kitabı ayırmış, kalanlarla bir türlü vedalaşamamıştım. Yeter sanıyordum. Fotoğraf çok değil birkaç yıl önce çekilmiş, ben çekmedim belli, içindeyim çünkü. Öyle salak salak kendime bakıyorum. Olmak istediğim bir mekanda ama olmak istemediğim bir kıyafetle, asla kabullenemeyeceğim bir başkasının bakışlarına sahip bir şekilde, öyle oturuyorum konuk masasında. Hatırladım. Hayatımı alt üst eden o dönemi geride bıraktığım ilk üç ayın sonunda çekilmişti. Ondan birkaç ay sonra da ne kadar kitap varsa kütüphanemde, birkaç bavula doldurup bırakmıştım bir derneğe. Yani demem o ki, ilk kırışım değil kirişi. Sonra eşyalarımı toplamış bir dolusunu dağıtmış, bir halı bir televizyondu sanırım, az buçukla bir başka eve taşınarak geçmişimi temize havale etmiştim. Yaptım bunu! Yine yapmanın zamanı gelmişti işte. Neden 100 kitapla yetinecektim ki?
Hatırladıkça rahatladım... Sonra bir telefon görüşmesi yaptım. Beklemediğim bir görüşme, yani bekliyorum çünkü ben aradım çünkü dostumun doğumgünü ama hiç beklemediğim bir içerikle, ağladım bir de! Sonra bir görüşme daha. Bunu bekliyordum. İçerik her zamanki gibi şaşırttı beni. Konuşmanın karşı tarafı kendinden o kadar emin ki! Bazen bu görüşmeler hiç bitmesin istiyorum. Sanki telefon kapanırsa nefes almayı bırakacağım...
İlk görüşmenin karşı tarafı, yıllarca üstünde tepinilmiş güven duygumun, onu salıverince geri geleceğini söyledi. Güvenmeyi bırakırsam değil, güvenme ihtiyacı duymazsam... Bunu ikinci görüşmenin karşı tarafı da bir süre önce farklı şekilde söylemişti (O, daha çok, "bunları düşünmeyi bırak, pek kullanmadığın bir sözü kullanmanı öneriyorum, Fuck them all! Bir kez söyle, bırak gitsin" gibi bir cümle sarf etmişti. Bugün denedim, oldu. Check this out at the end of the text)
İlk görüşmenin karşı tarafı benim gibiydi, daha umutsuz görünse de benden hep daha güçlü olmayı başarıyordu. Bazen birbirimize bakarak ayakta kaldığımızı düşünüyorum. Onu dinledim. Birkaç gündür güven duygumu sınayan patlayasıca nöronlarımı serbest bıraktım. Bir film repliğini hatırladım o an, "insanlara inanmak zorunda değilsin ama güvenmek zorundasın" Bu lafın üstüne düşündüm (artık eminsiniz, evet o kadar yapıyorum ki bunu, nöronlarım gri değil kırmızı...) Şimdi inanmakla güvenmek arasındaki farklar üzerine nutuk çekecek değilim. Bilgilendirici değil ilgilendirici bir yazı nihayetinde. Ama güvenmek denen şeyin, sonunda yangın da çıksa, dünya tepetaklak da olsa, kısa veya uzun bir zaman diliminde, yani anı yaşadığında, ne kadar güzel bir duygu olduğunu unutmuşum. Hatırlamak ne kadar korkutsa da bunu sevdim.
İki görüşme de birbirine benziyordu. İkisi de aynı şeyi söylüyordu birbirinden habersiz. Leave it as it is, enjoy the moment... Biraz sen adım atarsın biraz dünya. Biraz sen bırak gitsin, biraz dünya... Ne olabilirdi ki? Sonra elimde ne varsa bıraktım. Bütün kaslarımı bıraktım. Bütün nöronlar boşlukta öyle titreyerek dönmeye başladı. Sting açtım, Moonlight ve bir Englishman In New York patlattım. Gözümün önündeki görüntü kırmızıdan griye dönmeye başlayınca durdum. Sonra mı?
Siz bu yazıyı okurken ben 4x4 göz kütüphanemde geriye kalan 50 kadar kitabım (onların da günü gelecek!) ve meçhule gitmeyi bekleyen son yedi yıllık birikimimin sığdığı 3 bavulla birlikte... ve bırakınız sonrasında ne yaptığım artık bana kalsın.
Siz bu yazıyı okurken ben yıllardır ara sıra yaptığım şeyi yaptım. Daha şiddetli yaptım. Hafta boyunca da yapmayı sürdürmem gerekecek, ancak temizlenir bu seferki kirişin artıkları.
Veda kısmından hoşlanmıyorum, bu yüzden kibarca gidin, (before I kick your ass!) kapıyı şu şarkı eşliğinde kapatın: To All Who Didn't Get It Yet!
20 Haziran 2012 Çarşamba
1 Haziran 2012 Cuma
Herkesin çok meşgul olduğu bir an vardır
Bankacılıkta internetten faturanı yatır furyasının ilk patladığı zamandı. Reklamda, büyükbaba torunuyla sabah kahvaltısından kalkar, torunu aceleyle eşyalarını alır, haydi ben okula deyip kapıdan çıkar. Dede de arkasından... Eşi der "beey bey sen nereye?" (Emekli adamsın ne işin olur kahvaltıdan sonra sokaklarda, öyle ya?!?) Dede, "faturalar var" der. "Daha bankaya gideceğim, su faturasını yatıracağım, oradan elektrik idaresine oradan telefon faturasını yatıracağım, cağım cağım" diyerek çıkar kapıdan. Evin genç anne babası mesaili çalıştıklarından bu türden eften ve püften gündüz işleri hep dedelere kalmaktadır, yazıktır, ey bankacılık buna bir çözüm bulsundur.
Derken dedeyi kahvehanede görürüz, muhtemelen pişbirik oynamaktadır (tek aylaklık oyunu oymuş gibi! Hah, ne dedeler biliyorum briç ustasıdır oysa). "Eee nası kandırdın da çıktın evden" der kurnaz yaşdaşlarından biri. Güler dede... Sahne bir gece öncesini gösterir, dede elinde faturalar, bir halt anlamadığı gavur icadı bilgisayarın başında torunuyla şıppadanak yatırmıştır faturaları (toruna bak! tüm şifreleri bilir, dedesinin banka hesabına hekır gibi girebilmektedir, aferindir o yılların torunlarına - ki onlar bugün belki de sevgili RedHack ekibinden biridir mi nedir? Emin olun değildir, çok olsa bir üniversitede işletme okumakta ve siiiiiooo olacağı günün pilavını yapmaktadır). Fatura işi şıppadanak halloluncaaaaa gelsin pişbirik! Oooh dede hayat sana güzel der slogan. Yok öyle demez de işte internetten fatura yatır bacım çokhgüsel oluyi gibisinden sallar sloganı. Banka kazanır, torun kazanır (elbet aldı rüşvetini, durur mu tospa!) anne baba kazanır tüm dünya kazanır! Oldu cicim! O başka reklamdı neyse, başka bahara irdeleriz.
İşte oturmuş otuzküsür yılın hesabını yapmayı bıraktığımın otuzküsürüncü yılının son dakikalarında bu reklam aklıma geldi. Herkesin çok meşgul olduğu anlar vardı. O yüzdendi bir türlü bir araya gelemeyişler. Ama belki de bu reklamdaki gibi herkesin çok meşgul olduğu o anlar için bir B-pilavı vardı. Belki de herkes fatura yatıracağını söylediği saatlerde kahvehanede pişbirik oynarken yakalanacaktı.
Niye anlattım tüm bunları?
Herkesin meşgul olduğu bir an vardır. İşte o anı kazara veya özel çabayla arar bulursanız, size kalan yalnızlık değildir. Emin olun, yalnız olduğunuzu sandığınız o en "herkesin meşgul olduğu anda" bile elinde "önceden hazırlanmış" C-pilavıyla karşınıza dikiliveren biri, bulunabilir. Yeterince ararsan bulursun bence, derim ve çekilirim. Ben arıyorum. Yeterince oldu mu henüz karar veremedim. Ama arıyor olmam bile yeterince iyi bir sebep şu saatte mutlu mesut şu şarkıyı dinliyor olmam için...
Kendime, otuzküsürüncü yılımda, armağan olsun.
Derken dedeyi kahvehanede görürüz, muhtemelen pişbirik oynamaktadır (tek aylaklık oyunu oymuş gibi! Hah, ne dedeler biliyorum briç ustasıdır oysa). "Eee nası kandırdın da çıktın evden" der kurnaz yaşdaşlarından biri. Güler dede... Sahne bir gece öncesini gösterir, dede elinde faturalar, bir halt anlamadığı gavur icadı bilgisayarın başında torunuyla şıppadanak yatırmıştır faturaları (toruna bak! tüm şifreleri bilir, dedesinin banka hesabına hekır gibi girebilmektedir, aferindir o yılların torunlarına - ki onlar bugün belki de sevgili RedHack ekibinden biridir mi nedir? Emin olun değildir, çok olsa bir üniversitede işletme okumakta ve siiiiiooo olacağı günün pilavını yapmaktadır). Fatura işi şıppadanak halloluncaaaaa gelsin pişbirik! Oooh dede hayat sana güzel der slogan. Yok öyle demez de işte internetten fatura yatır bacım çokhgüsel oluyi gibisinden sallar sloganı. Banka kazanır, torun kazanır (elbet aldı rüşvetini, durur mu tospa!) anne baba kazanır tüm dünya kazanır! Oldu cicim! O başka reklamdı neyse, başka bahara irdeleriz.
İşte oturmuş otuzküsür yılın hesabını yapmayı bıraktığımın otuzküsürüncü yılının son dakikalarında bu reklam aklıma geldi. Herkesin çok meşgul olduğu anlar vardı. O yüzdendi bir türlü bir araya gelemeyişler. Ama belki de bu reklamdaki gibi herkesin çok meşgul olduğu o anlar için bir B-pilavı vardı. Belki de herkes fatura yatıracağını söylediği saatlerde kahvehanede pişbirik oynarken yakalanacaktı.
Niye anlattım tüm bunları?
Herkesin meşgul olduğu bir an vardır. İşte o anı kazara veya özel çabayla arar bulursanız, size kalan yalnızlık değildir. Emin olun, yalnız olduğunuzu sandığınız o en "herkesin meşgul olduğu anda" bile elinde "önceden hazırlanmış" C-pilavıyla karşınıza dikiliveren biri, bulunabilir. Yeterince ararsan bulursun bence, derim ve çekilirim. Ben arıyorum. Yeterince oldu mu henüz karar veremedim. Ama arıyor olmam bile yeterince iyi bir sebep şu saatte mutlu mesut şu şarkıyı dinliyor olmam için...
Kendime, otuzküsürüncü yılımda, armağan olsun.
31 Mayıs 2012 Perşembe
Söyleyecek hiçbir şeyim yok mu?
Bugün size söyleyecek tek kelime bulamadım. İnanın, düşündüm. Gerçekten, vakit ayırdım, kütleye ne demem lazım bu şahsıma münhasıran günde diye.
Bulamadım.
Ama bak ne buldum: burada
Siz bunun anlamı üzerine düşünürken ben de kendime ısmarladığım anne yapımı mantı, arkadaşımın annesi ve babası, iş ortağımla birlikte yapacağımız overseas Skype meeting ile işbu 38. doğumgünümü kutlamaktayım.
Ne sanıyordunuz? Boğaz Köprüsü'nde lazer ışıklı kutlama mı? İzmir'deyim ya ben, ne işim olur oralarnan?
Bir de... Las Vegas'ta konserlerle kutladığımız muhteşem otuzuncu yaşgünüm anısına, bir NewYorker klasiği:
bunu da izleyin. Tamam şimdi aynı kafadayız: burada
Bayın.
Bulamadım.
Ama bak ne buldum: burada
Siz bunun anlamı üzerine düşünürken ben de kendime ısmarladığım anne yapımı mantı, arkadaşımın annesi ve babası, iş ortağımla birlikte yapacağımız overseas Skype meeting ile işbu 38. doğumgünümü kutlamaktayım.
Ne sanıyordunuz? Boğaz Köprüsü'nde lazer ışıklı kutlama mı? İzmir'deyim ya ben, ne işim olur oralarnan?
Bir de... Las Vegas'ta konserlerle kutladığımız muhteşem otuzuncu yaşgünüm anısına, bir NewYorker klasiği:
bunu da izleyin. Tamam şimdi aynı kafadayız: burada
Bayın.
27 Mayıs 2012 Pazar
Kırılgan ama buzda yol tutuşu iyi kalpler için
Saati kur.
Sabah 9'da ayaktasın.
Janti eşofmanlarını ve cicil bicili spor ayakkabılarını giy.
Anorak yeleğini unutma, rüzgarlıdır İzmir sahili sabah sabah, terlersen üşütürsün.
Cebine bozukluklarını at.
No telefon. Eve not bırak. Annen merak etmesin.
Çık şimdi evden!
İleride simitçi kahveci gazozcu var. Oradan bir simit al. Isıra ısıra sahile in.
Yürü.
Fotoğraf makineni de al belki. Hani bir taşla iki kuş. Manzara çekersin, manzaranın derdini çekersin.
Pazar pazar düşündüğün şeye bak! Sıyrıl artık şu kafadan!
Sen iyisi mi seni mutlu eden şeyi düşün. Sana söylediği şeyi düşün.
Evet o. Hatırladın.
Sus o zaman.
Kendimi dinlediğim anlar daha mutluyum. Şimdi uyumaya gidiyorum. 5 saat sonra kalkmam lazım. Size de şunu bırakıyorum, ben gelene kadar gözünüz gibi bakın. Döndüğümde sizden devralıp devam edeceğim buradan.
Sabah 9'da ayaktasın.
Janti eşofmanlarını ve cicil bicili spor ayakkabılarını giy.
Anorak yeleğini unutma, rüzgarlıdır İzmir sahili sabah sabah, terlersen üşütürsün.
Cebine bozukluklarını at.
No telefon. Eve not bırak. Annen merak etmesin.
Çık şimdi evden!
İleride simitçi kahveci gazozcu var. Oradan bir simit al. Isıra ısıra sahile in.
Yürü.
Fotoğraf makineni de al belki. Hani bir taşla iki kuş. Manzara çekersin, manzaranın derdini çekersin.
Pazar pazar düşündüğün şeye bak! Sıyrıl artık şu kafadan!
Sen iyisi mi seni mutlu eden şeyi düşün. Sana söylediği şeyi düşün.
Evet o. Hatırladın.
Sus o zaman.
Kendimi dinlediğim anlar daha mutluyum. Şimdi uyumaya gidiyorum. 5 saat sonra kalkmam lazım. Size de şunu bırakıyorum, ben gelene kadar gözünüz gibi bakın. Döndüğümde sizden devralıp devam edeceğim buradan.
26 Mayıs 2012 Cumartesi
For the next 30 days...
Önümüzdeki 30 gün boyunca yepyeni bir şey yapın diyor adam. Roman yazın, her gün bir fotoğraf çekin, her gün işe bisikletle gidin, ya da yürüyerek. 30 gün boyunca daha önce yapmadığınız, yapamadığınız ama yapmak için içinizi kemirdiğiniz bir şey yapın diyor adam. Göreceksiniz etrafınızdan akıp giden hayatın nasıl değiştiğini. Hayır, değişen etrafınızdaki hayat değil. O yine aynı. Sizsiniz değişen. 30 gün boyunca bunu yapmaya, benim gibi, dayanamayacak içsıkıntısal düzenli bir bunalımda değilseniz, deneyin.
Düşünüyorum. Bir kitabı okurken sonuna kadar dayanamadığımdan mıdır önce sonunu okuyuşum, yoksa merakımdan mıdır, bunca yıl çözebilmiş değilim.
Düşünüyorum. 30 gün boyunca tekrar tekrar yapabileceğim şey ne olabilir? Böyle heyecanlı ve bir sonraki gün de devam edebileceğim kadar rutinden uzak şey ne olabilir?
Diyor ki bir başka adam, hobimi bir kenara koydum birkaç gündür, hobimi kenara itip bir başka işle uğraşmaya başladım hobi gibi. Bana hobi gibi geldi bu yeni iş, diyor. Belki de her gün yapmak zorunda olduğun ama zorundalık saymadığın bir başka şey, hobin oluveriyor. Ben de öyle miyim?
Gitar çalmayı, bisiklete binmeyi, araba sürmeyi, pikniğe gitmeyi, bunların hepsini eğlencelik işler sınıfına atıp, hobime odaklanmalıyım. Hobim. Ben otuz yılı aşkındır hobi edinememiş bir insanım. Sıkıntıdan, maymun iştahlılıktan, belki de gerçekten hobim olacak kadar güzel bir şeyler keşfedemediğimden. Beğenemediğimden hiçbir şeyi, hobi olarak. Hobi dediğin sevilmeli çünkü. İş sevilmez, sevilmeyebilir. Öyle mi? Oysa yapacağın her şeyi önce sevmek zorundasın. Sevmeden aynı yatağa girebiliyor musun? Sevmeden bir lokma yemek yiyebiliyor musun? Yapıyorsan kendine haksızlık ediyorsun. Ben etmem. Haksızlığa tahammülsüz olduğumdan değil sadece, kendimi sevdiğimden en çok. Demek ki sevgi eksikliğinden hobisizliğim. Kendimden başka bir şeyi sevebilmeyi de öğrenmem gerekiyor.
Merak. İşte bu noktada içimi kemirenin bir an önce bitsin sıkıntısı değil, kocaman bir merak olduğunu biliyorum. Şimdi her şeyi elimin tersiyle bir kenara itip hobi niyetine seçtiğim o her neyse ona odaklanma vakti, biliyorum.
İnsanın hobisinden iş çıkarması, işini hobi gibi yapması, hobisinden para kazanması... Tartışılır şeyler. Bir hobiden para kazanmaya çalışmak saçmalık. Ama para kazandıran şeyin hobi gibi olması ya da hobinizin birden bire para kazandırmaya başlaması güzel bir şey...
Şimdi biraz detox, biraz Pilates, bir de şunu okuyun. Benim gibi hissedeceksiniz eminim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)